Basri's profile <<_Basri KALEND...PhotosBlogListsMore Tools Help

<<_Basri KALENDER_>>

السلام عليكم ورحمة الله وبركاته ___http://bazikal.spaces.live.com___ بسم الله الرحمن الرحيم

Sandbox

Loading...

Basri

Interests
İki Alemde de
Allah'ın Baktığı Yer, Gönüldür

Can, İbrahim Canı Olmalı Ki
Nuruyla Ateş İçinde Cennetler,
Köşkler Görsün

Aşk Davaya Benzer,
Cefa Çekmek de Şahide.
Şahidin Yoksa Davayı Kazanamassın ki!

Bülbül güle sevdalıdır denir ya; işte bülbülün derdi-tasası, rüyası, umudu, türküsü-şiiri, kısacası ötüşü bile güle dairdir. Bülbül, dünyanın her yerinde gülün derdindedir. İster Dicle kenarında olsun; ister Tuna boylarında uçsun, bülbülün arayışı hep güldür. Siz de bülbül gibi Allah dostlarının bahçesini aramaya başladığınızda, karşınıza nice güller çıkar.

Sabah Gazetesi Haber Başlıkları

Loading...Loading...

Windows Media Player

Quote of the Day

Loading...

Custom HTML

Photo 1 of 100

Custom HTML

Custom HTML

TvQuran

Feed

The owner hasn't specified a feed for this module yet.

Weather

Loading...

Lunar Clock

Loading...

Custom HTML

 

Custom HTML

 
adopt your own virtual pet!

dame

Loading...

Horoscopes

Loading...

Stock Quote

Loading...

Custom HTML

 

Lunar Clock

Loading...

dame

Loading...
No list items have been added yet.

Custom HTML

May 21

Necip Fazıl Kısakürek

 
 
ALLAH DERİM

Sırtımda taşınmaz yükü göklerin;
Herkes koşar, zıplar, ben yürüyemem!
İsterseniz hayat aşını verin;
Sayılı nimetler bal olsa yemem!

Ey akıl, nasıl da delinmez küfen?
Ebedî oluşun urbası kefen!
Kursa da boşluğa asma köprü, fen,
Allah derim, başka hiçbir şey demem!  (1973)
////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////
BEKLENEN

Ne hasta bekler sabahı,
Ne taze ölüyü mezar.
Ne de şeytan, bir günahı,
Seni beklediğim kadar.

Geçti istemem gelmeni,
Yokluğunda buldum seni;
Bırak vehmimde gölgeni,
Gelme, artık neye yarar?  (1937)
///////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////
CANIM İSTANBUL

Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar;
Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar.
İçimde tüten bir şey; hava, renk, edâ, iklim;
O benim, zaman mekân aşıp geçmiş sevgilim.
Çiçeği altın yaldız, suyu telli pulludur;
Ay ve güneş ezelden iki İstanbulludur.
Denizle toprak, yalnız onda ermiş visale;
Ve kavuşmuş rüyalar, onda, onda misâle.

İstanbul benim canım;
Vatanımda vatanım...
İstanbul,
İstanbul...

Tarihin gözleri var, surlarda delik delik;
Servi, endamlı servi, ahirete perdelik...
Bulutta şaha kalkmış Fatih'ten kalma kır at;
Pırlantadan kubbeler, belki bir milyar kırat...
Şahadet parmağıdır göğe doğru minare;
Her nakışta o mâna: Öleceğiz ne çare?
Hayattan canlı ölüm, günahtan baskın rahmet;
Beyoğlu tepinirken ağlar Karacaahmet...

O mânayı bul da bul!
İlle İstanbul'da bul!
İstanbul,
İstanbul...

Boğaz gümüş bir mangal, kaynatır serinliği;
Çamlıca'da, yerdedir göklerin derinliği.
Oynak sular yalının alt katına misafir;
Yeni dünyadan mahzun, resimde eski sefir.
Her akşam camlarında yangın çıkan Üsküdar,
Perili ahşap konak, koca bir şehir kadar...
Bir ses, bilemem tanbur gibi mi, ud gibi mi?
Cumbalı odalarda inletir "Kâtibim"i...

Kadını keskin bıçak,
Taze kan gibi sıcak...
İstanbul,
İstanbul...

Yedi tepe üstünde zaman bir gergef işler!
Yedi renk, yedi sesten sayısız belirişler...
Eyüp öksüz, Kadıköy süslü, Moda kurumlu,
Adada rüzgâr, uçan eteklerden sorumlu.
Her şafak Hisarlarda oklar çıkar yayından
Hâlâ çığlıklar gelir Topkapı Sarayından.
Ana gibi yâr olmaz, İstanbul gibi diyar;
Güleni şöyle dursun, ağlayanı bahtiyar...

Gecesi sümbül kokan
Türkçesi bülbül kokan
İstanbul,
İstanbul...   (1963)
*******************************************************************************************************************************************************
ALLAH'IM, AFFET!

Bende sıklet, sende letafet...
Allahım, affet!
Lâtiften af bekler kesafet...
Allahım, affet!
Etten ve kemikten kıyafet...
Allahım, affet!
Şanındır fakire ziyafet...
Allahım, affet!
Âcize imdadın şerafet...
Allahım, affet!
Sen mutlaksın, bense izafet!
Allahım, affet!
Ey kudret, ey rahmet, ey re'fet!
Allahım, affet!..      (1982)
*********************************************************************************************************************************************
  • Necmeddin Erbakan'a...

8.4.1977

Necmeddin Bey;

İslâm'da hak ihtar 3 ise size aziz gaye uğrunda en aşağı 300 kere baş vurmuş olan fikir babanız mevkiindeki bu adama, en son, Adalet Bakanı Müftüoğlu'nun evindeki nihaî toplantıdan sonra takındığınız daimî ve cibillî "boş verme" tavrından, artık bu dâvayı kurtarmak değil, harcama yolunda olduğunuza inanıyor; ve dâvanın gerçek kurtuluşunu, onu yanlış ve kötü temsil edenlerden kurtulmakta buluyorum.

Umumî efkâr karşısına çıkmadan bu kısa mektubumu, veda mahiyetinde size göndermeyi fikir namusu gereği bilir ve herşeyi Hakkın takdirine havale ederim.

Necip Fazıl

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

  • Abdullah Gül'ün Telgrafı:

    3.7.69

    Necip Fazıl Kısakürek'e...

    İslam davasının zerre tavizsiz müdafii Üstadımıza İslam davasının agora meydanlarında sağırların kulağını patlatacak gür seslilikte aksiyoneri Büyük Doğu Gençliğinin ruh gıdası mecmuanızı tekrar çıkarışınızdan dolayı size minnettarlıklarımızı arzeder, hangi şartlar altında olursa olsun hal neyi icap ettirirse ettirsin yüzde yüz emrinizde olduğumuzu bildirir hürmetlerimizi sunarız. Yarın elbet bizim elbet bizimdir. Gün doğmuş gün batmış ebet bizimdir.

    Mehmet Tekelioğlu
    Abdullah Gül
    Ahmet Taşcı

  • Alparslan Türkeş'in Telgrafı:

22.11.77

Sayın Necip Fazıl Kısakürek,

Dost zatı aliniz ve muhterem eşiniz hanımefendi olmak üzere bütün ailenizin kurban bayramınızı candan tebrik eder Cenab-ı Hak'tan sağlık ve saadetler dilerim; bu vesileyle selam ve saygılar sunarım.

Alparslan Türkeş
MHP Genel Başkanı ve Başbakan Yardımcısı

 

 

 

 
 
May 18

OSMAN NURİ TOPBAŞ HOCAEFENDİ Altınoluk Dergisi Makaleleri

Üsve-i Hasene
Yıl: 1998 - Ay: Temmuz - Sayı: 149

 

Cenâb-ı Hakk, imtihân-ı ilâhî îcâbı olarak insanı fısk ve takvâ esaslarıyla techîz etmiş; onu hayra da şerre de müsâit bir keyfiyetle muttasıf kılmıştır. Bu itibarla dînin gâyesi, bu şekilde zıd tecellîlere mazhar olan insandaki nefsânî menfîlikleri âdetâ yok edercesine asgarîye indirmek, buna mukâbil nûrânî vasıfları da zirveye ulaştırmaktır. Ancak bu gâyenin gerçekleşebilmesi için insanın müşahhas bir misâle, yâni "üsve-i hasene" diye tâbir olunan en güzel bir örneğe ihtiyacı mutlaktır. Peygamberlerin gönderilmesindeki hikmetlerden biri de, onların, insanlar için tâbî olunacak mükemmel bir nümûne-i imtisâl olmaları keyfiyetidir.

Bu keyfiyet, Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem- Efendimiz'de bir zirve teşkîl etmiş ve bunun için Cenâb-ı Hakk âyet-i kerîmede şöyle buyurmuştur:

"Andolsun ki, Rasûlullâh'da sizin için, Allâh'a ve âhıret gününe kavuşmayı umanlar ve Allâh'ı çok zikredenler için bir «üsve-i hasene» vardır." (el-Ahzâb, 21)

Târihte hayatının tamamı en ince teferruatına kadar tesbît edilen tek Peygamber ve tek insan Hazret-i Muhammed Mustafâ -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'dir. O'nun bütün fiil, söz ve duyguları an-be-an kaydedilerek târihe bir şeref levhası hâlinde geçmiştir.

Hayâtı, kıyâmete kadar gelecek nesillere örnektir. Kur'ân-ı Kerîm'in Kalem Sûresi'nde O'nun için:

"Şüphesiz sen yüce bir ahlâk üzeresin!" buyurulmaktadır.

Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'in sîreti ve mübârek şahsiyeti sırf beşerî idrâke sığabilen tezâhürleri ile dahî beşerî davranışlar manzûmesinin en ulaşılmaz zirvesini teşkîl eder. Zîrâ Allâh -celle celâlühû- O mübârek varlığı, bütün insanlığa bir "üsve-i hasene", yani en mükemmel bir örnek olarak yaratmıştır. Bundan dolayıdır ki, onu insan topluluğu içinde acziyet bakımından en altta bulunan "yetim çocukluk"tan başlatarak, hayatın bütün kademelerinden geçirip kudret ve selâhiyet bakımından en üst noktaya, yani peygamberlik ve devlet reisliğine kadar yükseltmiştir. Tâ ki beşeriyet kademelerinin herhangi bir yerinde bulunanlar, O'ndan kendileri için en mükemmel fiilî davranışları örnek alarak ebedî seâdeti gerçekleştirsinler. Bu da O'na duyulan muhabbet ve O'nun rûhâniyetine bürünebilme nisbetindedir.

Dîn liderliği ile örnektir. Devlet reisi olarak örnektir. İlâhî muhabbet bağına girenlere örnektir. Rabbin nîmetlerine gark olduğu zamanlar, şükür ve tevâzûu ile örnektir.

Zor zamanlar ve mekânlardaki sabır ve teslîmiyeti ile örnektir. Ganîmet karşısında cömertliği ve istiğnâsı ile örnektir. Âilelerine şefkati ile örnektir. Zayıflara, kimsesizlere, kölelere merhameti ile örnektir. Mücrimlere afvı ve müsâmahası ile örnektir:

Eğer servet sâhibi zengin bir kişi isen, bütün Arabistan'a hâkim olan, bilumûm Arap ulularını kendisine muhabbetle râm eden O yüce Peygamber'in tevâzû ve cömertliğini tefekkür et!..

Eğer zayıf teb'adan biri isen, Mekke'de zâlim ve gâsıb müşriklerin nizâm ve idâresi altında yaşayan Peygamber'in hayâtından örnek al!

Eğer muzaffer bir fâtih isen, Bedir ve Huneyn'de düşmanına galebe çalan cesâret ve teslîmiyyet Peygamber'inin hayâtından ibret al!

Allâh göstermesin, eğer mağlûbiyyete uğradığın olursa, o zaman da Uhud Harbi'nde şehîd düşen veyâ yaralanıp yere yatan ashâbı arasında şecâat ve cesâretle dolaşan mütevekkil Peygamber'i hatırla!

Eğer muallim isen, mescidde Soffa Ashâbı'na ince, rakîk ve hassas gönlünün feyzlerini aktararak ilâhî emirleri tâlim eden Peygamber'i düşün!

Eğer talebe isen, kendisine vahiy getiren Cibrîl-i Emîn'in önünde oturan Peygamber'i tasavvur et!

Eğer öğüt veren bir vâiz ve emîn bir mürşid isen, Mescid-i Nebevî'nin içinde ashâbına hikmet saçan Peygamber'i dinle! O'nun tatlı sesine kulak ve gönül ver!

Eğer hakkı müdâfaa etmek, hakkı teblîğ etmek, hakkı tutup kaldırmak istiyorsan ve bu husûsda seni destekleyen bir yardımcın dahî yoksa, Mekke'de her nevi' yardımdan mahrûm bir hâlde iken zâlimlere hakkı i'lân edip onları hidâyete dâvet eden Peygamber'in hayâtına bak!

Düşmana galebe çalıp onun belini kırdınsa, karşındakinin inâdını kahredip ona üstün geldinse, bâtılı perîşân edip hakkı i'lân ettinse, Mekke'nin fethi günü mukaddes beldeye gâlib bir kumandan olduğu hâlde, büyük bir tevâzû ile devesi üzerinde secde edercesine iki büklüm giren şükür hâlindeki Peygamber'i gözünün önünde canlandır!

Eğer kimsesiz biri isen, Abdullâh ve Âmîne'nin yetîmleri, ciğerpâreleri olan biricik Mâsûm'u, nûrdan Yetîm'i düşün!

Eğer rûhâniyetli bir yuva kurmak isteyen bir genç isen, Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'in âile hayâtına ve tavsıyelerine dikkat et! Tercîhin takvâ olsun ki, iki cihân seâdetine eresin!

Eğer ticâret kervanlarıyla yola çıkan bir tâcir isen, Sûriye'den Busra'ya giden kâfilenin en ulusu olan zâtın ahvâlini mülâhaza et!

Eğer kadı ve hâkim isen, Mekke uluları birbirine girip vuruşacağı sırada Hacer-i Esved'i Kâ'be'deki yerine koyma husûsunda O'nun âdil ve firâsetli davranışını düşün!

Ve tekrar gözünü târihe çevirerek Medîne'de, Mescid-i Nebevî'de oturup darlık içindeki fakîrle varlık sâhibi zengini, huzûrunda müsâvî tutarak insanlar arasında en âdilâne bir sûrette hüküm veren O Peygamber'e bir bak!

Eğer bir zevc isen, Hazret-i Hatîce'nin ve Hazret-i Âişe'nin zevci olan O mübârek zâtın temiz sîretine, derîn hissiyâtına ve şefkatine, bütün zevceleri arasındaki adâletle muâmelesine dikkat et!

Eğer çocuk babası isen, Fâtımatü'z-Zehrâ'nın babası ve Hazret-i Hasan ile Hazret-i Hüseyin'in dedesi olan bu zâtın onlara karşı davranışlarındaki ahvâlini öğren!

Senin sıfatın ne olursa olsun, hangi ahvâl içinde bulunursan bulun, akşam - sabah her vakit ve anda Hazret-i Muhammed -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'i kendin için en mükemmel bir mürşid ve en güzel bir rehber olarak bulursun...

Eğer kendini maddeye râm olmaktan kurtarıp rûhânî bir hayât yaşamak istiyorsan, O Âlemlerin Efendisi'nin yetiştirmiş olduğu Bilâl, Yâsir ve Sevbânlar'ı bul! Onlarla beraber ol ve sâdıklaş ki, hassâs, ince, rakîk ve zarîf bir gönle sâhib olasın. Unutma ki câhiliyye insanları, Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'in delâletiyle hidâyete kavuşup O'nun etrâfında pervâne oldukları için sâdıklaştılar. Ashâb-ı Kehf'in kıtmîri bile, sâdıkların muhabbet harcından nasîb aldığından ne büyük lutfa nâil olmuştu. Bunun zıddı olarak Hazret-i Lût'un karısı ve Hazret-i Nûh'un oğlu Ken'an, fâsık ve zâlimlerle ihtilât etme neticesinde ilâhî kahra uğramışlardır.

O halde ömür takvîmini Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'in sâdık ve sâlih âşıkları olan zikir ehli ile beraber olarak doldurmaya gayret et ki, gâfillerden olmayasın!

Bilesin ki O'nun sîreti, nâdîde ve zarîf çiçeklerden, misk kokulu güllerle tezyîn edilmiş bir gülistân idi.

O'nun bu ulvî değeri dolayısıyladır ki Allâh Teâlâ buyurur:

"Ey îmân edenler! Allâh ve Rasûlü'nün önüne geçmeyin! Allâh'dan korkun! Şüphesiz Allâh, işiten ve bilendir."

"Ey îmân edenler! Seslerinizi Peygamber'in sesinin üstüne yükseltmeyin! Birbirinize bağırdığınız gibi, Peygamber'e de yüksek sesle bağırmayın! Yoksa siz farkına varmadan amelleriniz boşa gidiverir." (el-Hucurât, 1-2)

Bu âyet-i kerîmeler, bütün mü'minleri Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'e karşı edebe dâvet etmektedir.

Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de diğer peygamberlere isimleri ile hıtâb edildiği halde, Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'e "Yâ Muhammed!" diye bir hıtâb vâkî olmayıp, O'na "Yâ Nebî, Yâ Rasûl" şeklinde hıtâb buyurulmuştur. Öyle ki Cenâb-ı Hakk, bütün mü'minlerin de bu edebe riâyet etmeleri için şöyle emir buyurmuştur:

"(Ey mü'minler!) Peygamber'i kendi aranızda birbirinizi çağırır gibi çağırmayın!.." (en-Nûr, 63)

Bu âyet-i kerîme, Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'in sadece ismiyle zikredilmesinin ümmetlik terbiyesine münâsib olmadığını ifâde ile, O'nun ismi ile beraber ulvî ve kudsî vasıflarının telaffuz edilmesinin îcâb ettiğini beyân buyurmaktadır. Dolayısıyla Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, Nebî, Rasûl, Rasûlullâh, Habîbullâh, Fahr-i Âlem, Rasûl-i Ekrem ve benzeri sıfatlarla yâd edilmeli, ayrıca Ahzâb Sûresi'nin 56. âyet-i kerîmesinde ilâhî fermân mûcibince ism-i şerîfi her zikredildiği yerde O'na salât ü selâm getirilmelidir. Bu, Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'e karşı bütün ümmete Cenâb-ı Hakk'ın arzu ve emir buyurduğu âdâbdandır.

Âyet-i kerîmede buyurulur:

"Şüphesiz ki Allâh ve melekleri, Peygamber'e çokça salât ederler. Ey mü'minler! Siz de O'na salevât getirin ve tam bir teslîmiyyetle selâm verin!.." (el-Ahzâb, 56)

*

O, Kur'ân'ı yalnız lafzen öğreten bir muallim değil, aynı zamanda Kur'ân'ı yaşayan canlı bir örnek idi.

1400 küsur seneden beri te'lîf edilen bütün İslâmî eserler, bir kitâbı, yâni Kur'ân-ı Kerîm'i ve bir insanı, yâni Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'i îzâh etmek içindir.

Cenâb-ı Hakk, yalnız O'nun için "Le-amruke" buyurarak O'nun hayâtı üzerine yemîn etmiştir.

Hakîkat-i Muhammediyye'ye yaklaşabilmek, akıldan ziyâde muhabbet ve aşkla mümkündür. Bütün sırlar, Muhammedî hakîkatle çözülebilir. Bu da, Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'in "üsve-i hasene" sinden nasîb alabilmek, nefsânî dünyâ zevklerinden uzaklaşıp ibâdet, kulluk ve mârifet sırlarına erebilmek ile mümkündür. İnsan, rûhâniyet-i Muhammediyye'den nasîb almaya başlayınca, bir zerâfetler meşheri ve îcâd bedîası hâline gelerek ilâhî tecellîlerin sırları, nûrları ve hakîkatleri kendisine rekz olunur.

Muhakkak ki Kur'ân'ın sırları Allâh Rasûlü'nün rûhâniyetine bürünen kalbin esrârına göre fâş olur.

Zîrâ bizler için yegâne "üsve-i hasene" olan Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'e tâbî olma husûsunda Allâh Teâlâ âyet-i kerîmelerde şöyle buyurur:

"Ey îmân edenler! Allâh'a itâat edin ve peygambere edin ki amellerinizi boşa çıkarmayın!" (Muhammed, 33)

"(Ey Rasûlüm!) De ki: Eğer Allâh'a muhabbet ediyorsanız (O'nu seviyorsanız), bana tâbî olunuz ki, Allâh da sizi sevsin ve günâhlarınızı mağfiret buyursun... Allâh, Ğafûr (ve) Rahîm'dir." (Âl-i İmrân, 31)

"Bilmediler mi ki, kim Allâh'a ve Rasûlü'ne karşı koymaya kalkarsa, ona içinde sürekli kalacağı cehennem ateşi vardır. İşte büyük rezillik budur." (et-Tevbe, 63)

Muhakkak ki mü'min Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'in muhabbeti karşısında ilâhî ürperişlerini ve bediî duygularını hissettiği, rûhunu nefsâniyete âid bütün çizgi ve görüntülerden boşalttığı vakit, O'nun muhabbet ve örnek şahsiyetinden hisse alma yoluna girmiş olur.

*

Hazret-i Âişe -radıyallâhü anhâ- Allâh Rasûlü'ndeki ilâhî nûru tasvîr ederek:

"Geceleri Rasûlullâh'ın yüzü o kadar nûr saçardı ki, sîmâsı ayın ondördüne dönerdi. Gecenin karanlığında ipliği, iğneye O'nun yüzünün aydınlığında geçirirdim." buyurmuşlardır.

O'nun mübârek şahsiyetlerinden hisse alarak, O'nda fânîleşen ümmetin gönül erleri, kıyâmete kadar Allâh Rasûlü'nün muhabbetine en güzel örnekler sergilemişlerdir. Allâh Rasûlü'nün hakîkatinde hayat bulmuşlardır.

Altmış üç yaşında kendisine mezar gibi bir yer kazdırıp hayâtını ve ibâdetlerini orada idâme ettirerek:

"-Bu yaştan sonra bana toprak üstünde gezmek haramdır." diyen, büyük aşk ve vecd kahramanı Seyyid Ahmed Yesevî, bu fânîleşme yolunda âbideleşenlerden biridir. Yaşadığı toprağa teberrüken "Hazret-i Türkistân" denmiştir.

Veysel Karânî'ye Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'in Uhud'da bir dişinin kırıldığı haberi gelince, hangisinin kırıldığını bilmediği için bütün dişleri kendisine yabancı oldu. Hepsini söktürüp aynîleşme ve O'nda fânîleşmenin sırrını bozacak o meçhûl dişin sıkletini atarak ferahladı.

Dinaroğulları'ndan bir kadının, Uhud'da, zevci, kardeşi ve babası şehît oldu. Üçünün de şehîd olduğu bildirildiğinde:

"Siz bana Rasûlullâh'ı gösterin. O'nu göreyim!" dedi.

Kendisine Rasûlüllâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- gösterilince de:

"Yâ Rasûlallâh! Sen sağ olduktan sonra, her felâket bana hiç gelir!" dedi.

Çok stresli bir hayat yaşadıktan sonra müslüman olup, huzur ve sükûnete kavuşun Hansa Hâtun, kendisine Kadisiye Harbi'nde dört oğlunun şehîd düştüğü haberi verilince, büyük bir îmân olgunluğunun vecdi içinde:

"-İslâm'ın bir zaferi için dört oğlum da fedâ olsun!.." diyerek dört şehîd anası olmanın sevinci içinde Allâh'a şükretti.

Bezm-i Âlem Vâlide Sultân ise:

Muhabbetten Muhammed oldu hâsıl,

Muhammedsiz muhabbetten ne hâsıl?!

buyurarak, rûhun gıdâsının ancak Rasûlullâh muhabbetinden olduğunu ne güzel terennüm eder.

*

İmâm-ı Mâlik -radıyallâhü anh-, Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem- ile aynîleşmenin vecdi içinde yaşadı. Medîne-i Münevvere'de hayvan üzerine binmedi. Medîne haremi dâhilinde def'-i hâcete çıkmadı. Ravza'da imâm iken hep kısık sesle konuştu. Devrin halîfesi Ebû Câfer Mansûr yüksek sesle konuşunca:

"-Ey halîfe! Bu mekânda sesini kıs! Allâh'ın ihtârı senden çok fazîletli insanlar üzerine indi!.." buyurdu. Ve şu âyet-i kerîmeyi okudu:

"Ey îmân edenler! Seslerinizi Peygamberin sesinin üstüne yükseltmeyin. Birbirinize bağırdığınız gibi, Peygamberle yüksek sesle konuşmayın; yoksa siz farkına varmadan amelleriniz boşa gidiverir." (Hucurât, 2)

Mevlîd yazarı Süleymân Çelebi:

"Bir acep nûr kim güneş pervânesi..." mısrâı ile güneşin Allâh Rasûlü'ne pervâne olup etrâfında döndüğünü, yani cemâdâtın dahî O'na âşık olduğunu ne güzel ifâde eder.

*

Burada kelimelerin mahdûd imkânlarıyla hulâsa etmeye çalıştığımız bu yüksek yaradılıştaki husûsiyetler, O'nun idrâkimize damlayan şebnemleridir. Vâsıl-ı ilallâh olabilmenin sırrı, Allâh'ın kitâbına ve Varlık Nûru'nun sünnet-i seniyyesine, yâni yüksek ahlâk ve davranışlarına hulûs-i kalb ile yakınlaşabilmek, Allâh ve Rasûlü'nün sevdiklerine muhabbet, zıdlarına da nefretledir.

Tarih boyunca Hazret-i Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem-'in üsve-i hasenesinden nasîb alan mübarek müminler, îmâna ait tekâmül çıkışlarını zirveleştirmişler, fıtrattaki kudsî neş'eleri olgunlaştırarak insanlığa ulvî meş'aleler olmuşlardır.

Yâ Rabbî! Kelimelerin mahdûd imkânlarıyla anlatmaya cür'et ettiğimiz bu bahsi bizler için bir rahmet ve bereket vesîlesi kılarak hakîkat-i Muhammediyye'den hisse alabilmeyi nasîb buyur! Muhabbetin cevheri ve menbaı olan Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'in şefâati uzmâsına nâil eyle!

Âmîn!..

 

OSMAN NURİ TOPBAŞ HOCAEFENDİ


ASHÂB-I KİRÂMDAN ZÜHD ÖRNEKLERİ

   ASHÂB-I KİRÂMDAN ZÜHD ÖRNEKLERİ
     
    

 

Peygamber Efendimiz'in dünyâ ve âhiret hayâtına bakışıyla ilgili bu tür söz ve tavırlarının yanı sıra, onu örnek alan güzide ashâbının nasıl bir hayâta razı olduklarını gösteren rivâyetler de oldukça mânidardır. Meselâ, onun en yakın dostu Hz. Ebûbekir, Kureyş'in önde gelen servet sâhiplerinden biri olmasına rağmen mütevâzi bir hayât sürmüştür. O, dünyâ malını en verimli şekilde kullanarak bütün varını yoğunu Allâh Resûlü'nün önüne sermiş, servetini Allâh yolunda harcamış, bilhassa İslâm'ın ilk ve en sıkıntılı yıllarında eziyet gören Müslüman köleleri satın alarak onları hürriyetine kavuşturup işkenceden kurtarmıştır. Servet sâhibi olması, zühdüne mâni olmamış, aksine o, malını gerektiği gibi kullanarak, zenginlik içinde zühdün nasıl yaşanacağını göstermiştir.

Hz. Ebûbekir, halifeliği sırasında da oldukça sade bir hayât yaşamıştır. Hatta vefatı esnâsında, kendisine ait bir arâzi parçasının satılarak hilâfeti müddetince maaş olarak devlet hazinesinden aldığı miktarın, geri ödenmesini vasiyet etmiştir. (İbn-i-Esîr, el-Kâmil, II, 428-429)

Yine Hz. Ebûbekir'le ilgili olarak anlatılan şu hâdise, onun dünyâya hangi zâviyeden baktığını ve Resûlullâh'ın hayâtından ne kadar etkilendiğini, açıkça göstermektedir: Bir gün, içmesi için bal şerbeti ikram edilmişti. Ne var ki o, şerbeti ağzına yaklaştırdığında ağlamaya başladı. Yanındakiler de, göz yaşlarını tutamadılar. Ağlamasının sebebi sorulunca şu cevabı verdi:

– Resûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem- ile birlikte bulunuyordum. O sırada; “Uzaklaş benden, uzaklaş benden!” diyerek, bir şeyi yanından kovmaya çalıştığını gördüm. Ancak, ben bir şey göremiyordum. Ne olduğunu öğrenmek isteyince, Efendimiz şunları söyledi:

“Dünyâ bütün varlığıyla bana gösterildi. Ona, benden uzaklaş dedim. O da uzaklaştı, ancak şöyle seslendi; « Allâh'a yemin olsun ki benden kaçıp kurtulsan da, senden sonra gelenler benden kaçamayacaklar! » ” Hz. Ebûbekir, sözlerine devamla “İşte ben de, dünyâ sevgisine kapılmaktan korktum ve bu sebeple ağladım.” (Ebû Nuaym, I, 30-31)

Hz. Ömer -radıyallâhu anh-'ın da, son derece zâhidâne bir hayâta sâhip olduğu bilinmektedir. Halifelik yıllarında üzerinde on iki yama bulunan bir gömlekle halka hutbe okuduğu meşhurdur. Kızı Hafsa, Allâh'ın bol rızık ve hayır ihsan etmesi sebebiyle, yumuşak elbiseler giymesini, güzel yemekler yemesini teklif ettiğinde o, Resûlullâh'ın çektiği geçim sıkıntısını anlatmış ve:

– Allâh'a yemin olsun ki şâyet başarabilirsem, Allâh Resûlü'ne ve Hz. Ebûbekir'e tâbi olup onların yaşadığı gibi yaşayacağım. Belki bu sâyede onların âhirette elde ettikleri güzel hayâta ulaşabilirim, demiştir. (İbn-i Hanbel, Zühd, s. 125) Zîrâ Yunus'un dediği gibi; “İbâdetler başıdır terk-i dünyâ!”

Aslında hemen her sahâbede, Allâh Resûlü'nün zühd hayâtından bir iz bulmak mümkün olmakla birlikte, bu konuda akla ilk gelen sahâbî Ebû Zerr -radıyallâhu anh-'dir. Zîrâ Resûl-i Ekrem Efendimiz'in; “Dünyâya karşı en az meyli olan birini görmek isteyen, ona baksın ” (İbn-i Hanbel, Zühd, s. 147) diye övdüğü bu büyük sahâbî, hayâtının sonuna kadar zühd ve takvânın, kanaat ve istiğnânın temsilcisi olmuştur. Sâde ve basit yaşamayı, şatafattan uzak kalmayı seven Ebû Zerr el-Ğifârî'ye beytülmâlden dört bin dînar tahsis edildiği hâlde, bunun pek azından istifade ederek çoğunu fakirlere dağıtmıştır. (Ebû Nuaym, I, 163) İki dirhemi olanın bir dirhemi bulunana göre daha ağır hesaba çekileceğini söyleyen bu sahâbî, kendisine Şam vâlisi tarafından gönderilen üç yüz dinarı; “Allâh için, bizden daha garib bir kimse bulamamış mı! Bizim başımızı sokacağımız bir yerimiz, istifâde edeceğimiz koyunlarımız ve bize hizmet eden bir de hizmetçimiz var. Bundan daha fazlasına sâhip olmaktan korkarım.” diyerek geri yollamıştır. (İbn-i Hanbel, Zühd, s. 147)

Konuyla ilgili âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîflerin muhtevasından veya bir kısım tatbîkâttan hareketle, dünyânın ve nimetlerinin mutlak manada değersiz ve yerilmesi gereken şeyler olduğu telâkki edilmemelidir. Söz konusu uygulama ve nasları ancak hayâtı yönlendirici diğer hadislerin ve Kur'ân âyetlerinin ışığında doğru anlamak mümkün olabilir. Aksi halde yanılgıya düşmek kaçınılmazdır. Kur'ân-ı Kerîm'de yaklaşık altmış âyette dünya hayatına tarafsız bir yaklaşım sergilenirken, elli âyette menfî, yedi âyette de müsbet anlam yüklenmiştir. Âyet-i kerîmelerde dünyâ kötülenir ve hafife alınırken, onun kevnî varlığı değil burada sürdürülen ve âhiret kaygısını geri plânda bırakan hayat anlayışı kastedilmiştir. Zîra Kur'ân'da dünya, dînî ve ahlâkî bir terim olarak yer alırken, coğrafî anlamda yeryüzü için arz kavramı kullanılmıştır. Kur'ân'a göre âhiret amellerini engellemeyen ve aksatmayan dünya hayatı meşru bir nimet, hatta saâdettir.

Dünyâ, âhiret için ilk durak olduğuna göre, ikisi arasında bir denge kurmak gerekir. İnsan âhirete hazırlanırken “Dünyâdan da nasibini unutma!” (el-Kasas 28/77) âyetinde belirtildiği üzere dünyâ nimetlerinden de istifâde etmesini bilmelidir. Önemli olan, dünyânın cazibesine kapılıp âhiret hayâtını göz ardı etmemek; aksine dünyâyı kalbe koymadan âhiret için onu bir vasıta olarak kullanmaktır. Mevlâna:

“Suyun geminin içinde olması geminin helâkidir. Geminin altındaki su ise onun yüzmesine yardımcıdır… Ağzı kapalı tulum, içi hava dolu olduğundan derin ve uçsuz bucaksız su üstünde yüzüp gitti. İşte fakr havası oldukça insan, dünyâ denizine batmaz. Denizin üstünde durur. Bütün dünyâ onun mülkü olsa, gözünde hiçbir şey değildir. Şu halde kalbini «min ledün» 1 ululuğunun havâsıyla doldur. Ağzını da sıkıca bağla, mühürle.” demek sûretiyle dünyâ malının nasıl kullanılması gerektiğini veciz bir üslûpla açıklamıştır.

Bununla birlikte dünyâdan tamâmen yüz çevirip rahipler gibi yaşamaya çalışanlara Server-i Âlem Efendimiz; “Vucûdunun, nefsinin, hanımının, çocuğunun, arkadaşının ve Rabbin'in senin üzerinde hakkı vardır. Her hak sâhibine hakkını ver. ” (Buhârî, Savm, 51, 55) buyurarak dengeli bir hayat sürmelerini emretmiştir. Ayrıca Allâh'tan en çok kendisinin korktuğunu, buna rağmen onların düşündüğü gibi bir hayâtı yaşamadığını hatırlatarak ruhbanlığı reddetmiş, hatta; “İslâm'ın ruhbanlığı cihâddır. ” (İbn-i Hanbel, III, 82, 266) buyurarak Müslümanın dünyâdan el etek çekmesinin uygun olmadığını ve dâimî bir hizmet içinde bulunması gerektiğini anlatmıştır. Yine Efendimiz'in Ka'b bin Mâlik'e; “Malının bir kısmını kendin için alıkoy, böylesi senin için daha hayırlıdır.” tavsiyesi, Sa'd bin Ebî Vakkâs'a da; “Varislerini zengin bırakman fakir bırakmandan daha hayırlıdır. ” (Buhârî, Vesâyâ, 2) buyurması aynı sebepten kaynaklanmaktadır.

Allâh Resûlü'nün sâde, mütevâzi ve hatta yoksul bir hayâtı tercih etmesinin hikmetini iyi anlamak gerekir. Her şeyden evvel Resûl-i Ekrem Efendimiz, şahsî hayâtında fakirliği tercih etmiş, eline geçen her şeyi dâvası ve ümmeti için cömertçe harcamıştır. Ayrıca onun zâhidâne hayâtı, toplum içerisinde hem zengin hem de fakir insanlar için örnek teşkil etmiştir. Zîrâ zengin, varlık içerisinde nasıl zühd hayâtı yaşayacağını; fakir de yokluk ve imkânsızlıklara karşı nasıl sabır ve tahammül göstereceğini ondan öğrenecektir. Kaldı ki Efendimiz -sallallâhu aleyhi ve sellem-'in; “Unutturan fakirlikle birlikte azdıran zenginlikten” (Tirmizî, Zühd, 3) ümmetini sakındırması, yine “Asıl zenginliğin mal çokluğu ile değil de gönül zenginliği olduğunu ” (Buhârî, Rikâk, 15) belirten ifadeleri ve duâlarında Zenginlik ve fakirlik fitnesinin şerrinden Allâh'a sığınması ” (İbn-i Hanbel, VI, 57) mutlak anlamda fakirlik veya zenginliğin hayır ya da şer olmadığını göstermektedir. Yani bu iki vâkıa kişilerin konumlarına göre değerlendirilmelidir. Zîrâ İslâm tarihinde fukarâ-i sabirîn (sabır ehli fakirler)le berâber ağniyâ-i şakirîn (şükür ehli zenginler)den de övgüyle bahsedilmiş ve ilgili şahsiyetler ibretlerle dolu menkıbelere mevzû olmuşlardır.
 
 

Nâmahreme Bakış

                                                               
 
                                    
İslam dîni, mahrem olmayan kadınlara bakmayı yasaklamıştır. Zevcesi veya mahremi olmayan (nâmahrem) kadınlara bilerek bakmak câiz değildir. Kur'ân-ı Kerim'de:

“Mü'min erkeklere söyle gözlerini sakınsınlar ve ırzlarını muhafaza etsinler.” (en-Nûr, 30) ve yine:

“Mü'min kadınlara da söyle: Gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını muhafaza etsinler.” (en-Nûr, 31) buyurulmaktadır.

Ancak bir kadın göze rastgele ilişse tekrar bakmamak şartıyla günah sayılmaz, çünkü bu irâdenin dışında olur. Peygamberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Hazret-i Ali -kerremallâhu vecheh-'e:

“-Ya Ali, bir kadın gözüne ilişti mi ikinci defa bakma, birincisi için sana vebal yoktur. Fakat ikincisinin vebâli vardır.” buyurmuştur. (Müslim)

Yine Hazret-i Peygamber:

“-Bilerek namahreme bakmak gözün zinâsıdır.” buyurmuştur. (Buhârî, Müslim; ayrıca bkz: Halil Gönenç, Günümüz Meselelerine Fetvalar, c.2, sh. 159 )

Peygamber Efendimizin kızı Fâtıma -radıyallâhu anhâ- buyurdu ki:

“-Kadınlar için ne daha iyidir? (En hayırlısı nedir?)”

Peygamber Efendimiz de:

“-Hiçbir erkeğin onları görmemesi.” diye cevap verdi.( İmam-ı Gazali, a.g.e., sh: 197)

İhtilât (Kadın-Erkek Birlikte Durmak)

Tesettürü yaralayan, zedeleyen davranışların en zararlılarından birisi de kadın-erkek ihtilâtıdır, yani karışık olarak aynı yerde bulunmalarıdır.

İmam-ı Gazâlî hazretleri diyor ki:

“Birçok kadınlar için büyük zararlar, erkeklerin arasında bulunmalarından doğar. Fitne korkusu olan her yerde kadının gözünü korumak lâzımdır. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v) ' in evine bir kör adam geldi. Hazret-i Âişe ve diğer hanımları oturuyorlardı, kalkmadılar ve gelen kimse için:

“-Kördür, bizi görmez!..” dediler. Peygamber Efendimiz -sallallâhu aleyhi ve sellem- buyurdu:

“-Onun gözleri görmüyorsa, sizinkiler de mi görmüyor?”
 (İmâm-ı Gazâlî, a.g.e., sh: 197)

İhtilâtın sebeplerinden birisi de iş yerlerindeki durumdur. Maalesef “...Çağımızda kadınlarla erkekler arasında sun'î bir eşitlik yarışı başlatılmıştır. Yaratılıştaki husûsiyetlere zıt olan bu yarış, hanımlık ve annelik meziyetlerini za'fa uğratmakta ve âileyi yaralamaktadır. Hanımların ev tanzimi ve salih bir nesil yetiştirmek yolunda, evlâdlarının ahlâkî yapıları ile meşgul olmaları yerine, hanımlıklarına, müstesnâ fıtratlarına zıd işlere yönlendirilmeleri, mantık, iz'ân ve îmana sığmaz. Çünkü âiledeki huzur ve saadet, kadındaki ve erkekteki istîdatların yerli yerince kullanılması ve korunmasıyla elde edilebilir.
( Osman Nûri Topbaş, Muhabbetteki Sır, sh: 249)

Yazımızı Mûsâ Topbaş -kuddîse sirruh- hazretlerinin kadın erkek karışık oturmak mevzûundaki şu sözleri ile bitiriyoruz.

“...Bazı âile reislerinin nazarları insanlara karşı olduğu için daima onlardan iltifat beklerler. Meselâ «Komşumuz çok nazik ve kibardır. Bize karşı da saygılıdırlar, o bize âilesi ile beraber geldiğinde ayrı olarak oturursak onu üzmüş oluruz. Hep beraber oturursak bir sakınca yoktur.» kanaatini yürütürler.

Böylece ahmakça hareketle, Cenâb-ı Hakk'ın rızâsını, kulun rızâsına tercih ederler. Böyle şâibeli kulluk yolunda olanların, tesettürleri, namazları ve diğer ibâdetleri olsa da semere alamazlar. Çünkü yarım insandırlar. Yüz tane yarım insanı toplasanız bir insan etmez. Çünkü her hareketleri istikrarsızlık içindedir. Bugün “ak” dediklerine yarın “kara” diyebilirler, çünkü îman-ı hakîkî kalplerine tam olarak yerleşmemiştir.

Bunların yapacakları; hatalarını bilip, nâdim olmak, istiğfar etmek ve sâlihlerin, sâdıkların peşini bırakmamak ve onların nasihatlerinden istifâde etmek olmalıdır.”
 (Sâdık Dânâ, Altınoluk Sohbetleri 5, sh: 45-46)
 
                                                         

ISLAMDA KADIN VE ERKEK

 

Aile ve aile fertlerinin karşılıklı görevleri pedagoji, sosyoloji, hukuk vb. bilimlerin alanına giren önemli konulardan biridir. Bu bilimlerin her biri, farklı bir açıdan bu konuya yaklaşmıştır. Biz burada bu yaklaşımların tümüne değinecek durumda değiliz. Sadece konuya bir eğitimci gözüyle bakıp neşeli ve huzurlu bir hayat için gerekli olan hususları açıklamak istiyoruz. Bu amaçla karı kocanın görevlerini üç bölümde ele alıyoruz:

1. Karı kocanın karşılıklı görevleri
2. Kocanın görevleri
3. Kadının görevleri
Hemen belirtelim ki bu bölme, ev ve karı koca ile sınırlı bir bölmedir. Eğer bu çerçevenin dışına çıkacak olursak, başka görevler de gündeme gelir. Eşlerin ailelerinin görevleri, toplumun karı koca karşısındaki görevleri, devletin bu husustaki görevleri vs. gibi. Ancak bu kısa yazıda onlara değinmemiz mümkün değildir. Dolayısıyla bu üç görevi esas alarak yazımızı üç bölüme ayırıyoruz. Her bölümde kısaca bu görevlerin bir kısmına değineceğiz.

a) Karı kocanın karşılıklı görevleri:
1. Karşılıklı saygı: Karı kocanın birbirine saygı göstermesi ailenin ruh sağlığı, sevginin artması ve aile temelinin sağlamlaşması açısından büyük öneme sahiptir. Bu saygı, karı kocanın birbirinin kişiliğine değer vermesini; birbirinin görüşlerine, düşüncelerine ve zevklerine saygı duymasını kapsar ve hayatlarının tüm alanlarını güzel etkisi altına alır.

2. Karşılıklı sevgi: İnsanların birçok duygusal ihtiyacı vardır ki en önemlilerinden biri de, sevgiye olan ihtiyaçtır. Karı ve koca, birbirinin sevgisine ve ilgisine mazhar olmayı severler. Sevgisiz yaşamın cazibesi yoktur; insanların çoğu ondan kaçar. Allah'ın Elçisi (s.a.a.) buyuruyor ki: "Erkeğin, karısına 'Seni seviyorum' demesi, hiçbir zaman onun kalbinden çıkmaz."

3. Affedici ve bağışlayıcı olmak: Karı kocanın birbirinin hataları ve yanlışlarını affedip görmezlikten gelmesi, aile ortamında büyük öneme sahiptir. Bu hususa dikkat etmemek, aileye hâkim olan samimiyet ve huzur ortamını huzursuzluk, kötümserlik, asabîlik ve memnuniyetsizlik ortamına dönüştürür. Ruhun sakinliği, kinin bertaraf olması, izzetin artması, ömrün uzaması vs., hadislerde affedici ve bağışlayıcı olmanın etkilerinden sayılmıştır. İmam Sadık (a.s.) şöyle buyuruyor: "Üç şey dünya ve ahiretin yüceliklerindendir: Sana zulmedeni bağışlaman, seninle ilişkisini kesenle ilişki kurman ve sana karşı cahilce davranana karşı sabırlı ve halim olman."

4. Sorumluluk almak: Aile mutluluğunun temininde etkili olan amillerden biri de, eşlerin karşılıklı sorumluluk duygusuna sahip olmasıdır. Kadın ve erkek, müşterek bir yaşamı kabullenmekle, aile kurmadan önce üzerlerine görev olmayan birtakım sorumluluklar aldıklarını bilmelidirler. Bu sorumluluklar, kadın ve erkeğin yetenekleri, yetkileri ve özel koşulları dikkate alınarak belirlenir. Geçimi sağlamak, aileyi idare etmek, eşlik görevlerini yapmak, çocukları eğitmek vs. gibi. Bu duygunun varlığı, aile bağının güçlenmesine ve ruhun huzurlu olmasına sebep olur.

5. Ahlâk: Ahlâk, insan hayatında önemli ve belirgin bir niteliktir. İnsanlara, özellikle de eşe ve çocuklara karşı güzel ahlâklı olmak, insanın kişiliğinde derin bir etki bırakır; toplumu ve aile ortamını sefa ve samimiyetle doldurur. Güzel ahlâkın olmayışı da, hayatı karartır ve asabîlik, asık suratlılık, sabırsızlık, bahanecilik vs. gibi olumsuz yan etkilere neden olur; korku, kaygı, kişilik kaybı vs. gibi etkileri beraberinde getirir. Tatlı dillilik, insanlara saygı göstermek, alçak gönüllülük, geniş kalplilik, selâm vermek, hâl hatır sormak ve şefkat göstermek, güzel ahlâklılığın tecellilerinden sayılır.

6. İyimserlik: Tarafların birbirine güvenmesi, müşterek hayat için büyük bir sermayedir. Nitekim güvensizliğin de hayatta birçok menfi etkisi vardır. Kötümser bir kimse, negatif ve hasta bir ruha sahiptir. Onun ruh sağlığı ve dengesi bozuktur. Kötümserlik sonucu eşine güveni olmayan bir insan, aile hayatının sefa ve huzurundan mahrum kalır. Böyle bir insan, sosyal ilişkilerde de başarılı olamaz. Çünkü başkaları hakkında kötü zan besleyen biri, dostları ve arkadaşlarını kaybeder ve yalnız kalır. İmam Ali (a.s.) buyuruyor ki: "Bir insana kötümserlik galip gelirse, onunla hiçbir dostu arasında barış ve huzur kalmaz."

7. Rıfk ve müdara: Eşlerin birbirine karşı görevlerinden biri de, rıfk ve müdaradır. Şöyle ki; eşimizin kusurları, eksiklikleri ve hoşlanılmayan davranışları karşısında sert bir tepki göstermemeli ve şiddete başvurmamalıyız; tam tersine, şefkat ve samimiyetle yaklaşmalıyız. Çünkü kadının da, erkeğin de sözlerinde ve davranışlarında karşı tarafın hoşlanmayacağı eksikliklerinin olması doğaldır. Ne var ki müdara etmek, eşimizin kusurları ve eksiklikleri karşısında umursamaz olmamız anlamına gelmez. Müdaranın anlamı, eşimizin kusuru veya eksikliğini gidermeye çalışırken onun kapasitesini göz önünde bulundurmamız, yapabileceğinden fazlasını ondan beklemememiz ve istenmeyen özellikleri karşısında büyük insanlara yakışan bir davranış sergilememizdir.

8. İffetli ve namuslu olmak: Günümüz toplumunda bu özellik, genellikle kadınlardan beklenir. Ancak hadislerin bu husustaki bakış açısı daha geniştir. Hadislerde, iffetli olmak, karı kocanın karşılıklı görevlerinden biri ve en üstün ibadet olarak sayılmıştır. Hz. Ali'nin (a.s.) tabiriyle iffet, şehvetler karşısında direnmektir. Bu da hem kadından ve hem de erkekten istenilen bir şeydir. Hadislerde, karı kocaya, birbiri için süslenerek iffetlerini korumada birbirine yardımcı olmaları tavsiye edilmiştir. İffetli olmak; eşin kirli insanlardan korunması, aile bağının güçlenmesi, eşin güvenini kazanmak vs. gibi faydaları beraberinde getirir.

9. Birbirini anlamak: Ailevî sorunların birçoğunun temelinde eşlerin birbirini anlaması yatmaktadır. Eşinin içinde bulunduğu şartları ve yaşadığı sıkıntıları anlayan bir kimse, onun iyiliklerini daha iyi derk eder ve zahmetlerinin kadrini bilir. Eşini anlamayan bir kimse, onun bütün çabalarını görmezlikten gelir, kusurları ve eksiklerini gözünde büyütür; zahmetlerinin kadrini bilmediği ve onu teşvik etmediği gibi, iğneli ve kinayeli sözleriyle de onu incitir ve yaşama sevincini ondan alır. Gurur ve kibirden kurtulmak, birbirinin ruh hâllerini ve sıkıntılarını bilmek, eşlerin birbirini anlaması yolunda atılacak ilk adımlardır.

b) Kocanın görevleri:

1. Aile müdüriyeti: Çünkü o, bedenen daha kuvvetlidir ve aileyi idare etmek için daha güçlüdür. Kadın, tıpkı gül gibidir; gül, yakıcı güneşe, rüzgâra ve kasırgaya dayanamadığı gibi kadın da, ağır ve yıpratıcı sorumluluklara dayanamaz.

İmam Ali (a.s.), oğlu İmam Müçteba'ya şöyle vasiyet etmiştir: "Kadına, şahsî işlerinden fazlasını yükleme. Çünkü o, reyhandır; kahraman değildir."

Erkeğin sorumlulukları, sadece ailenin geçimini sağlamakla sınırlı değildir. Aile fertlerine doğru yolu göstermek, eğitim ve terbiyelerine nezaret etmek, onlara iyiliği emretmek, ahlâkî yönden sapmalarına engel olmak vs. erkeğin önemli vazifelerindendir. Dikkat edilmesi gereken husus ise şudur: Erkeğin aile müdüriyetinde başarılı olması, ancak aile fertlerinin gönüllerine taht kurmasıyla mümkündür.

2. Ailenin geçimini sağlamak: Evin asıl işlerini idare etmek kadının sorumluluğunda olduğu için, doğal olarak erkek de ailenin geçimini temin etmelidir. Ancak bunu minnetsiz bir şekilde yapmalıdır. Çünkü bu, aile reisliğinden dolayı üzerine düşen bir görevdir.

3. Aileyi rahat yaşatmaya çalışmak: Aile bireyleri, geçimlerinin temininin yanında nispî bir refah içinde yaşayabilmeleri için erkeğin cömertliğine muhtaçtırlar. Bu yönden bir kısma ve kısıtlamayla karşı karşıya kalırlarsa, birçok ruhsal ve bedensel darbeye maruz kalırlar. Ancak aileyi rahat yaşatmak, savurganlık yapmak ve israf etmek anlamına gelmemektedir. Bunun anlamı, cimrilik yapmamak ve erkeğin ekonomik imkânlarına uygun biçimde aileyi refah içinde yaşatmaya çalışmaktır. İmam Rıza (a.s.) buyuruyor ki: "Erkeğin, ailesinin geçimini kısmaması gerekir ki ölümünü arzu etmesinler."

4. Diktatörlükten sakınmak: Erkek, her ne kadar ailenin reisi ise de, emir ve nehiyde bulunmaktan sakınmalıdır; eşinin ve çocuklarının görüşlerini dikkate almalıdır. Kendini beğenmişlik ve yersiz sıkmalar, ailede diktatörlük düzeninin hâkim olmasına sebep olur; sağlıklı aile ilişkilerine ve çocukların doğru biçimde eğitilmesine zarar verir. Bu husus o kadar önemlidir ki Resulullah (s.a.a.) şöyle buyurmuştur: "Mümin, ailesinin yemek istediğini yer. Ama münafık, kendi yemek istediğini ailesine yedirir."

c) Kadının görevleri
1. Kocasının sırlarını korumak: Kadın, asla kocasının sırlarını ifşa etmemelidir. Aksi hâlde kocasının güvenini kaybeder. Bazı erkeklerin işleri hakkında hanımına fikir danışmamasının bir nedeni de, hanımının sır saklayacağından emin olmaması ve söylediği şeyin ertesi gün ağızdan ağza dolaşmasından korkmasıdır.

2. Kocasının işine yersiz yere karışmamak: İnsan, fıtrî olarak özgürlük ve bağımsızlık ister. Bu eğilim, erkeklerde daha güçlüdür. Hanımlar, hayırhahlıklarının her zaman kocalarının yararına olacağını zannetmesinler. Bu konu, evlilik hayatında zaman zaman ciddî krizlere yol açabilir. Bu yüzden erkeğin bağımsızlığına zarar vermemeye çalışın.

3. Evi idare etmek: Evi idare etmek ve ev işlerini evirip çevirmek, hukukî olarak kadının sorumluluğunda olmasa da, ahlâkî olarak onun görevlerinden sayılmıştır. Evi idare etmek, oldukça önemli bir iştir. Maalesef yalnızca ev işlerini yapan kadınlar (ev kadınları), kendilerinin ve yaptıkları işin gerçek değerini bilmiyorlar. Gerçek bir ev kadını, önemli bir birimin tüm işlerini tek başına yapan liyakatli bir müdürdür. Hem plânlayıcı, hem uygulayıcıdır. Uluslararası çapta kariyer sahibi olan birçok erkek, bu başarısını "bir ev kadını"nın tedbiri, ahlâkı ve liyakatine borçludur.

4. Ailenin harimini ve değerlerini korumak: Kadının kocası hakkındaki en büyük vazifesi, erkeğin evdeki namusu ve vekili olarak davranışları ve sözleriyle ailenin harimini ve değerlerini korumaktır. Böyle bir kadın, hem kocasının malını korur, israfa ve lükse kaçarak kocasının servetini zayi etmez; hem tehlikeler karşısında aile haysiyetini ve kocasının şerefini korur; hem de tesettüre riayet ederek namahremlere karşı örtünür.

Kocanın cinsel ihtiyacını karşılamak, onu övüp teşvik etmek, sevgiyi şarta bağlamamak vs. de, riayet edilmesi hâlinde hayatı neşeli ve sefalı kılacak olan diğer hususlardandır.